4 Kasım 2018 Pazar

Talay Notu: Filozof Van Gogh'tan bir başyapıt daha. İlk kez uçağa binen birinin anlatıldığı bu hikayeyi sizlere armağan etti sayın Filozof.

Uçakta yolculuk yapmak için ilk tecrübemi yaşayacağım.  

Anlattıkları kadar pek bir havası olduğu şuan merdivenlerden yukarı çıkarken belli olmuyor. Bakalım koltuğuma oturduğum zaman durumda bir değişiklik olacak mı? 


 Sonunda bulabildiğim en ucuz biletli uçaktaki koltuğumu gördüm ve ona doğru giderken bir hostese aşık oldum, galiba. Ama bana bakacağını sanmıyorum o yüzden bu aşkı direkt yarıda kesecek bir işaret aldım, telefonum çalıyor. 


 Koltuğuma gidene kadar çalmaya devam etti, telefonumu elime aldığımda arayan kişi şaşırtmadı, her zamanki gibi arayan annem. 


- Yavrum uçağa binmeden önce yemeğini yedin değil mi? Yavrum sonra miden bulanır senin, gelirken gelinimi de yanına aldın mı yavrum? Ne yemek yedin söyle bakalım, çorba da içseydin sonra kabız olursun yavrum. Çorba önemli bak, gelirken söylediğim turşuları da getirdin mi? 


Derken beklenen oldu ve başımda işte o aşık olduğum güzeller güzeli bir içim su Derya Hostes bana bir şeyler diyor ama dinlemiyorum. Hala annem telefonda bana bir şeyler anlatıyor. 


“İyi misiniz beyefendi?” diyor Deryacığım... 


Hayır iyi değilim diyorum ve bunu söylerken annem hala lahana turşusunun ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Evet anne haklısın diyor ve haya hostese bakmaya devam ediyorum ağzım açık bir şekilde. 

-Beyefendi doktor çağırmamı ister misiniz?  
-”Hayır gerek yok siz varsınız ya o yeter” diyorum.  
-İyiyseniz o zaman telefonu kapatır mısınız?  
-”Elbette kapatırım neden kapatmayayım ki?” derken kafam yerine geldi ve annemin alo alo cevap versene oğlum sesiyle kendime geldim.  

“Tamam anne her şeyi hallettim, o iş bende. Hadi görüşürüz” dedim ve telefonu sonunda kapatıp hostesime bakmaya devam ettim. 

 Uçmaya başladık işte, bu mükemmel bulutların üstünde fevklade bir yolculuk. 
Sağımdaki camdan baktığım zamanki manzara mı daha güzel yoksa emniyet kemeri ve acil durumlarda yukarıdan çekilmesi gereken o hava zımbırtısını anlatan Derya’m mı karar verme aşamasındayım ve kararımı verdim. 
Tabii ki de biricik Derya’m.  
Hayallere dalmaya başladım hemen, onunla sahil kıyısında bir yerde evleniyoruz. Herkes ne kadar da mutlu böyle, düğünüme gelen mini etekli kızlar bana bakıp üzgün yapıyorlar gözlerini.  

“Neden yanındaki ben değilim” dediklerini gözlerinden görebiliyorum.  
Biliyorum kızlar üzgünsünüz ama bilirsiniz işte aşk bu kime konacağı belli olmaz diyorum mikrofonla.  
Annem arkamda beliriyor, “oğlum salatalık turşusuna baktın mı, ufak olanları daha lezzetli oluyor. Ondan alsaydın keşke yavrum” derken kendimi bir anda sünnet düğününde gibi hissetmeye başladım, yatağımın yanında da üzülmeyin kızlar kökü bende yazıyor.  

Kafamı salladım yeniden döndüm hayallere ve sonunda düğün bitti ve Derya’mı herkesin alkış eşliğinde dudaklarından öpmek üzereyken uçağın sarsıntısı ile saçma hayatıma geri döndüm “ne oluyor lan” derken bir çığlık duydum. 


 Ne pilot bayıldı mı?  

Hostese yardımcı pilota ne olduğunu sordum ve normal karşılıyorum artık tabii ki de.  
Pilot bayılırken kafasını bir yere çarpmış ve yardımcı pilot da kan görmeye dayanamadığı için o da bayılmış.  

“Siktir lan oradan, bu kadar da saçma bir şey olmaz” diyorum içimden ama olmuş işte.  


Annem turşuları götüremeyeceğim için çok üzülecek diye düşünürken oynadığım uçak sürme oyunları geldi aklıma. “Ne kadar zor olabilir ki lan bu iş” dedim ve atıldım ortaya bir yiğitlikle, “açılın ulan ben doktorum” der gibi “açılın ben pilotum” dedim.  


Ağlayan herkes bir anda gülmeye başladı yaşasın kurtulduk dedi bir çocuk, Derya’m bana eliyle öpücük atıyor ben kabine doğru ilerlerken diğer hostes kalbinin oraya ellerini götürüp kalp yapıyor. Bir koltukta oturan ne iş yaptığı belli hanımfendi diliyle bir şeyler yapıyor gözümü ona doğru çevirirken başka birisinin koltuğuna çarptım ve o koltuktaki kadının kucağına düştüm.  


Kadın bana çantasıyla vurmaya başladı. “Tamam abla özür dilerim” derken Derya’m geldi ve “kurtarıcımıza suikast girişimi var” diye koşarak bana vuran kadını kafasını sağa sola vurmaya başladı ve darbeyi püskürttü. İşte benim kadınım, asi ve sinirliyken nasıl da güzel oluyor! 


 Neyse işimize dönelim, kafamı tutarak pilot kabinine geldim. Bu ne mına koyim önümde  100 tane tuş var” diyorum içimden, arkamı döndüm Derya’ya gülücük attım ve yeniden önümü döndüm. 


 Her şeye basmaya başladım o sırada yardımcı pilot uyandı. 

 “Ne işin var senin burada” derken bir yumruk koydum, yeniden bayıldı.  
Derya’m ile evlenmeme engel olacaktı az daha şerefsize bak sen. 
Neyse işimize dönelim.  
Önümüzde kocaman bir dağ var ve hiçbir şey yapamıyorum etrafa bakınıyorum sadece. Paraşüt var mı diye. 
Derya için ölümü de göze alacak değilim ya.  
Arıyorum bir şey bulamıyorum ve çarpıyoruz sonunda annemin turşuları gitti beni öldürecek dediğim anda beyaz ışığı gördüm.  

Dua etmeye başladım, “Allah’ım geçen gün kuzenim bir eşyasını yerden alırken onun poposunu dikizlediğim için beni affet. Aslında kötü bir niyetle bakmamıştım sadece ne kadar büyük onu merak etmiştim. O şekilde çok net gözüküyordu valla kötü bir niyetim yoktu”.  

Sonra dedim ki kendi kendime “Şu kızın dudaklarına git yapış nasıl olsa öleceğiz birazdan.” Koşmaya başladım Derya’ya doğru işte orada hayatımın kadını, gittim yanına ve direkt dudaklarına yapıştım. Beni elleriyle iterken ona dedim ki “Seni seviyorum Derya’m.”  

Ölmeyi beklerken uçak bir anda havalandı.  

Ne pilotlardan birisi mi uyandı?  
Ve az önce bana kalp yapan ufaklık da beni tekmeliyor yerde, bari sen vurma Derya’m.  
Kafamı yere çarptırmana da hiç gerek yoktu benim asi sevgilim... 


FİLOZOF VAN GOGH

13 Ekim 2018 Cumartesi

Talay Notu: Filozof Van Gogh'dan listeleri sarsan bir hikaye. Alıştığınız korku hikayelerini bir kenara atın. Sinbo marka -Fakir demek isterdim ama malum enflasyon- su ısıtıcınızı açın ve  kendinize çay ya da kahve yapın. İstemem derseniz de zıkkımm için... İyi okumalar!
***
Amerika’nın Orlando Eyaletine bağlı bir kasabada  gerçekleşmiş olan çok korkunç bir hikayeyi anlatıyorum. Çok dikkatli dinle aşkım, bu hikayeye ben başlamadan önce istersen yedek iç çamaşırlarını hazırla. Bittiğinde lazım olabilir. Çünkü inanılmaz bir şey, tam bir vahşet, korkudan bana sarılacaksın. Hazır mısın? Başlıyorum…

Orlando’nun San Francisco eyaletinde satılık ama çok ucuz olan bir eve bir aile taşınmaya karar vermişler.
- Orlando değil miydi aşkım. 
- Kızım sen cahil misin? San Francisco Orlando’nun bir ilçesi
- Haa tamam aşkım pardon.

İşte bu aile taşınmaya karar veriyorlar nasıl olsa ev çok ucuz üstüne de dubleks. 
- Yatak odasında da duş var mıymış aşkitom?
-Varmış tabiki de… Duşun dışında birde odalarda tuvalette varmış. Neyse konumuza dönelim. Bu ailenin bir de 8 yaşında bir kız çocukları varmış, kız evi ilk gördüğü zaman bu evi daha önce birçok kez rüyasında gördüğünü hatta çatı katında bir oğlan çocuğu ile de konuştuğunu söylemiş.
- Ohaaa.
Tabii bu çocuğu iplememişler, demişler kesin saçma bir youtuberı takip ediyor ordan duyduklarını rüya sanıyor falan demiş andavallar... 
- Aşkım bu hikaye kaç yılında gerçekleşmiş?
-Sanıyorsam 1987 olması gerekiyor?
- O zamanlar youtube var mıydı ki?
-Aşkım sen harbiden cahilsin youtube kurulma tarihi 1985, lütfen cahilliğinle bölme şu hikayemi.

Her neyse devam ediyorum. Bu aile o eve taşınmak için yola çıktıklarında evin yerini tam bilmedikleri için bir barakanın yanında şezlonga uzanan bir ihtiyarı gördüklerinde ona evin yerini bilip bilmediğini sormuşlar. Sordukları zaman bir de ne olsun, bu yaşlı ihtiyar evin adını duyduğu zaman bir anda ayağa kalkmış ve altına giydiği pembe deniz şortu düşmüş, bırak bir de altında iç çamaşırı da yok mu!

 Sonra adam iki ellerini havaya kaldırıp arabanın üstüne çığlık atarak koşmaya başlamış, arabayı da kadın kullanıyormuş, kadın adamın üstlerine çıplak koştuğunu gördüğü gibi biraz ateşli ve çılgın birisi olduğundan üstündekileri çıkarıp adamın üstüne doğru koşmaya başlamış. Sonra adam nedeni bilinmeyen bir şekilde dönüp yaşadığı barakanın arkasına geri dönüş yaparak aynı şekilde koşmuş ama tabi bizim kadın durur mu? O da yaşlı adamı takip etmiş arkasından. Sonra anlaşılmış ki bu kadın ile o ihtiyar eski arkadaşlarmış. Ne yaptılar o barakanın arkasında kimse bilmiyor…

Eşi, kadına orada ne yapıyordunuz sorusunu yönelttiği zaman aynen şu olmuş. Kadın adeta içine cin kaçmış ses tonu ile demiş ki;
Şakalaşıyoorduuuk. 

Adam biraz saf birisi olduğu için hemen inanmış tabii, bunlar ne yapıp edip evin yerini bulmuşlar. Eve gittikleri gibi kız bir odaya girmiş sanki daha önceden bu evi tanıyor gibi, bu kız bir odadayken diğerleri de başka odalara bakıyorlarmış. Küçük kız bir anda çığlık atmaya başlamış. Annesi ve babası koşarak gitmişler kızın yanına.Kıza ne olduğunu sordukları zaman kız hüzünlü bir ses tonu ve korkutucu bir ses ile şöyle söylemiş;
“En sevdiğim bebeğimi evde unuttum.” Sonra ağlamaya başlamış. Babası da kız üzülmesin boşuna evde unuttum diye ona gerçeği itiraf etmiş aynen şöyle söylemiş;
- Kızım boşuna kendini üzme evde unuttum diye. Zaten ben o bebeği çöpe atmıştım evde değil yani, üzme kendini boşuna.

Tabi kız bunu duyduğu zaman biraz daha çığlık atmış ve depresyona girmiş. Kendisini balkondan aşağıya atmaya falan çalışmış o derece yani. 
Adam, komşularına bazen kızının kendisini elinde bir bıçak ile kovaladığını söylemiş.
Kızlarını psikoloğa götürdüklerinde psikoloğa şöyle söylemiş;
“Lütfen bana yardım edin Johnson Bey. Ölü bebekler görüyorum.” Yanındaki boş masaya bakmış sonra ve şöyle söylemiş, “Lütfen biraz sus Charlie Johnson Bey ile bir şey konuşmaya çalışıyorum şurada.”

Birkaç gün sonra kız babasına çatı katından sesler duyduğunu ve rüyalarında çatı katında bir oğlan çocuğu ile konuştuğunu söylemiş. Babası tabi bunu gene iplememiş çünkü evlerinde çatı katı yokmuş ve kızının delirdiğini düşünerek kızı deli hastanesine kapattırmış.

Karısı bu olaya çok karşı çıkmış çünkü kadın kızının direkt mezarlığı boylamasını istiyormuş. Birkaç gün sonra adam gece acıktığı için buzdolabına doğru giderken bir tıkırtı duymuş ama önemsememiş bizim kedidir diye ... Sonra aklına gelmiş. “Bir dakika bizim kedimiz yok ki” diye düşünürken artık çok geçmiş makineye koyduğu tost yanmış bile…

Olsun yanık falan karnım aç her türlü yerim ben bunu demiş ve tostunu tabağının üstüne koymuş. Kendisine çay yapmak için su ısıtıcısını açmış ve tekrar arkasını döndüğünde tabağında tostunun olmadığını görmüş ve afallamaya başlamış şöyle diyormuş kendi kendine;
Şizofren mi olmaya başladım ne, az önce ben kendime tost yapmadım ki bu tabakta tostun ne işi var?

Adam şizofrenmiş meğerse ve elinde hiçbir şey yokken tost yediğini sanıyormuş ve o an karısı da susadığı için mutfağa gitmek için yola çıkmış ve mutfağa girdiği zaman eşini o şekilde görmüş . Şşoka girmiş şöyle diyormuş kendi kendine: “Eşim bana neden tost yapmamış kesin hayatında başka birisi var.” Eşi elinde hiçbir şey yokken kadına da uzatmış elinde tost olduğunu sanıp kadında başlamış o adamın elindeki olmayan tosttan yemeye, kadın da şizofrenmiş…

Birkaç gün sonra adam bir gece uyandığında yatağında eşinin olmadığını görmüş ve ayağa kalkmış, ayağa kalktığı zaman yukarıdan bir sesler duymaya başlamış ve kendi kendine düşüncelere dalmış;
Nasıl olur, bu sesler ne? kızımız haklı mıydı? Yani çatı katımız mı var? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi? Derken bir düşünmüş, benim babam öldü ki derken bir ses daha gelmiş o korkutucu ses aynen şöylemiş;
“Aaaaahh haydi bebeğim daha hızlı daha hızlı…”

Bu sesi adam duyduğu zaman tam bir şoka girmiş o an tek düşündüğü lezbiyen bir ruhun karısını ele geçirdiğiymiş. Eline aldığı elektrikli süpürge ile çatı katının nerede olduğunu aramaya koyulmuş. O an tek düşündüğü o lanet kötü ruhu bu makinanın içine postalamakmış. “Seni aşağılık herif, pardon aşağılık sürtük” diyormuş durmadan kendi kendine…
- Aşkım nerden biliyoruz bunları kendi kendine söylediğini?
-Sarışınım biraz kafanı çalıştır, demek ki adam anlatmış birilerine her şeyi.

Adam en sonunda çatı katını bulmuş ve içeri korkuyla girerken bir ses daha duymuş,, büyük bir yaylı sandalye kendi kendine ileri geri sallanıyormuş. Bebek ağlama sesi duymuş bir anda arkasını dönmüş.  Bir şey göremeyince sandalyeye doğru geri dönmüş ve görmüş ki sandalyenin üstünde bir bebek var. 
O da ne bu bebek çöpe attığı bebekmiş. Bebeğin üstünde bulunduğu sandalyeye doğru yavaş adımlar ile ilerlerken arkasından bir el omzuna dokunmuş, arkasını korkuyla dönerken aynı zamanda tüm vücudu korkuyla titriyormuş ve arkasını döndüğü zaman arkasında hiçbir şeyin olmadığını fark etmiş etrafa korkuyla elindeki süpürge makinesi ile göz gezdirirken bir ses duymuş.

”Hey buradayım bana bak demiş” o ses ama baktığında kimse yokmuş. Sanırım delirmeye başladım diye düşünürken bacağında bir acı hissetmeye başlamış. Bir şey sanki bacağıma tekme atıyor derken aşağıya baktığında bir de ne görsün, katil bebek Chucky imiş. Chucky aynen şöyle söylemiş;

“Benim manitaya yamuk yapmanın bedeli ne biliyor musun? Adamım, sana o bedeli şöyle anlatsam nasıl olur” derken elindeki bıçak ile sağ tarafı göstermiş, adam bir de ne görsün sağ tarafta ufakken oynadığı, hiç gözünden ayırmadığı en sevdiği ayısı kırmızı ayı dogi, tavandan uzanan bir ip ile boğazından asılı  bir şekilde oracıkta duruyor. 

Çaresiz bir şekilde mavi boncuklu gözleriyle o adama bakıyor ama adam olayın şoku ile çaresizlik içinde süpürge makinasını çalıştırıyor ve makinenin sapını ağzına götürüyor ve kendisini oracıkta ölüme terk ediyor. Karısı da saklandığı yerden çıkıyor ve şöyle söylüyor;
"Chucky tatlım gel işimize devam edelim." Meğerse o kötü ruh Chucky’ymiş…
- Ne yani, Chucky lezbiyen miymiş?
- Kimin ne olduğunu asla bilemezsin canım artık öyle bir dünyada yaşıyoruz. Onu bunu bırak da telefonuma bak hayatım. Şu iki çocuk nasıl da sevişiyor?


FİLOZOF VAN GOGH'UN YAZILARI:
-CHUCK PALAHNİUK'TAN ÖLÜM PORNOSU

4 Ekim 2018 Perşembe

Ne diyordu Bahçeli? "Necmet Erdimah ee şey.. Nereye baksan Recep Tayyip Erdoğan, bu tarafa baksan RTE... Televizyonu açsan sabahın altı otuzundan ertesi gün altı otuza kadar RTE..."


İşte tam da yukarıdakine benzer ama zıt şekilde nereye baksam hüzün ve hüzünlü insanlar görüyorum.

Buradan şu narayı da atabilirim.
"Evet, hüznünü anladım. Asla yalnız değilsin, ben seninleyim."

Değil işte abi. Değil.

 O kadar boş muhabbetlere hüzünleniliyor ki artık. Sapla saman bile karıştı. Gerçek hüzünleri kavrayamıyoruz işte bu yüzden. Herkesi de kendimizin sahte hüznünden yola çıkarak yalancı çoban hikayesindeki gibi görüyoruz.

Dinliyormuş gibi yapıyoruz yalnızca. Zira boşa hüzünlendiğini söylemektense kişiye "yalana ortak" olma durumu gibi sahte bir kabulleniş var. Hem hüznünü kaale almıyoruz özünde -gerçekten hüzünlü bile olsa- hem de bu hüzne ortakmışız gibi davranıyoruz.

Hayatının baharında kıçı kırık eski bir sevgili için günlerini, aylarını ve hatta belki de yıllarını harap ediyorsun. Ayrılık acısı, ayrılık acısı... O senin sevgine değdi mi ki hüznüne değsin? Ne diye sevgiyi hak etmeyen birine hüznü hak kılıyorsun? Hüzünleniyorsun, hüzünleniyorsun... Ama sonuç!? Yüzde doksan aynı. En azından "Hay arkadaş... Ne diye boşuna üzüldüm ki bunca zaman?" gibi bir cümleyle sonuçlanıyor.

O yüzden "Ağlama arkadaş, ağlama aşk için. Bugünler geri gelmez, gider gençliğin. Boşver, boşver arkadaş..."

Ha bi' de kişi başkasının hüznünü görmeyen kendininkini balta zannedermiş.Ya da bunun gibi bi' şey.
 Ama belki de keser sapı bile değil.

Siktir et yani.
Takma.

Bonus:
"Sen tek acıyı sivilce sanıyorsun.
Derken birkaçını daha tanıyorsun..."

-talay talayhan bildirdi.

25 Eylül 2018 Salı

Bugünlerde herkeste bir hoşnutsuzluk seziyorum, ben başta olmak üzere...

Evdeki vaziyetten hoşnutsuzuz kimimiz...
Kimimiz iş yaşantısından, kimimiz okulundan...
Kimimiz tüm okullardan...

Çünkü birilerine göre yaşamayı amaç edinmişiz de ondan bu hoşnutsuzluk.
Kendi istediğimiz gibi yaşayamıyoruz. 
İçinde yaşadığımız evin, sitenin, mahallenin, ilçenin ya da şehrin bile kuşatması altındayız.
Onların dayatmalarıyla yaşamımızı şekillendiriyoruz.

Bi' de kendimize saçma insanları idol ediniyoruz.
Sabah akşam instagram'da takılıyoruz, oradaki 'ünlü'leri örnek alıyoruz.
Onlar gibi olmak istiyoruz, onlar gibi yaşamak istiyoruz.
Ama şundan eminim ki o hayatı yaşasak da mutlu olamayacağız, hoşnut olamayacağız.

Boşver, birileri gibi olmak zorunda değilsin.
Birilerini örnek almak zorunda değilsin.
Modaya ayak uydurmana gerek yok.
Toplumsal dayatmalara boyun eğmene gerek yok.
Çoğunluğun yaptığı şey hep doğru olmak zorunda değil.
Genellikle yanlıştır hem de. 
Konformist olmaya da oportünist olmaya da gerek yok.

Önce kendini bilmelisin, ilkeli olmalısın.
Omurganı koruduğun sürece kimse sana ilişemez.
Merak etme.
Boyun eğme!!

-talay talayhan karaladı

20 Eylül 2018 Perşembe

 
Hiçistan'ın 1. bölümünü okumadıysanız tıklayın.
***
Şimdiye kadar hep eskiden bahsettim. Bu kadarı şimdilik kafi olsun çünkü komisyonun yaptığı bazı şeylerin izahı uzun. Onları yeri geldikçe yazarım. Ufak bir örnek vererek geçeyim. Misal, başta savaşın sorumluları hiçbir biçimde araştırılmadı ve direkt olarak savaş karşıtı popülist söylemlerle zaten yok olmakta olan dünya halkını tavlamış oldular. Ha, komisyonun tamamını suçlayabilir miyim? Hayır. Bazı şüphelerim var işte...

Kendimi biraz tanıtayım dostlarım. O zamanlar dünyada 3 milyar kişinin halen var olduğu 2098'de doğdum. Karadeniz'e kıyısı olan bir şehirde doğmuşum ama savaşın şiddeti oralarda artınca ailem Ege'de bir adaya kaçmış. Neden miş ve mışlı konuşuyorum merak ediyorsanız bana söylenende de ayrıntı yok çünkü. Kusura bakmayın yani.

Sizin Avusturya diye bildiğiniz topraklara da ben 6 yaşındaykenn geldik. Buradan sonrası artık bende daha net. İlkokuldan üniversiteye 3 şehir hariç başka yer görmedim. Tiyatroyla ve masa tenisiyle ilgiliydim ki halen ilgiliyim. Üniversitede bitirdiğim bölüm uluslararası ilişkilerdi. Ne ironik.

Ha, bir de unutmadan siberde "white hacker" olmak gibi hedefim vardı.  Bunu da 21. yüzyıldaki sizin kullandığınız internet portalında paylaştığım için diyebilirsiniz ki "Yıl olmuş 3021. Bunca yüzyıl geçmiş, sistem hala mı aynı?" Ben de cevaplarım. Evet, aynı. 3021'e dek yaşarsanız görürsünüz. Bunu geçebiliriz.

Şimdi dünya adına Hiçistan devletinin kurduğu kooperatiflerden birinde halkla ilişkiler ve basın sorumlusu olarak çalışmaktayım. Bölümümden çok da alakasız sayılmaz yani.

***
Savaşla ilgili size şunu söyleyebilirim. Bazı 3. sınıf ülkelerinde denenen savaş stratejileri ve yeni silahlar yavaş yavaş büyük savaşın patlağını verdi. Kimin kiminle savaştığı belli olmadı. Atılan bombaların kaynakları sorgulanmadı. Birbiriyle müttefik olanlar bile birbirine bomba attı falan filan işte. Bu savaşta milyarlarca insan öldü. Onların yası bile tam tutulmadan bir anda 'yerden bitme' gibi ortaya çıkan komisyonca yepyeni ve radikal kararlar alındı. İster istemez herkes kararları kabul etti ya da herkese yakın... Şuanda da mutlu gibiyiz ya. Tanrı bozmasın. Varsa eğer...

***
Komisyon konusunda antrparantez şu bilgiyi vereyim. Savaşın müsebbibi olan eski ülkelerden Almanya'nın başbakanı da komisyonda. O yüzden yaptıkları iyi şeyler bile bu tarz kişilerin komisyonda olması nedeniyle benim kanımca gölgede kalabilir.
***

Konu gelmişken hatta geçmişken söyleyeyim bari. Evet, agnostikim. Sizin döneminizdeki dinler devam ediyor bu dönemde de. Ama başka dinler de ortaya çıktı. Dinsizlik de arttı. Benim olayımsa şöyle; çocukken Tanrı'ya savaşı bitirmesi, çocukların ölümüne izin vermemesi, sağ kalanların sefalet içinde yaşamaması için dua ettim. 15'li yaşlarımda ise Tanrı'ya sitemkardım. Sonra tam ateizme gidiyordum ve "yoksun işte" dediğim dönemde savaş bitti. Şimdi de "ya varsa" diye tırsıyorum.


2. Bölümün Sonu
-DEVAMI GELECEK-
***
HİÇİSTAN [1. BÖLÜM] 



16 Eylül 2018 Pazar

Talay Talayhan'ın notu: Blogdaki ilk uzun(!) hikayenin başlangıç bölümü. Yazım dilindeki eksiklikler veya hatalardan dolayı şimdiden af diliyorum. İyi okumalar...
------
Sene 3021. Hiçistan'dan sesleniyorum. Hiçistan 3009 yılında artık tüm dünyaya verilen isim. 2990'dan beri süregelen ve adına "20 Yıl Savaşları" dördüncü yüzyılın kabusuydu. Dünyanın geneli refah ve barış içinde yaşadığını düşünürken teknolojinin bir anda doğurduğu yenilikleri kötülük için kullanan 'insanlık' kendiyle bir savaşa tutuştu.

Bu savaşta insan insana muharebe az görüldü. Görüldüğü yerler ise genelde bir robotik kıyafetin içinde, onu kontrol eden insanlardı. Dedim ya bu savaşta insanlık kendi kendini yok etti. Olur olmaz yerlerde denenen bombalar, tamamen otomasyon kontrollü robotlar, uçaklar ve bu sistemlerin hacklenmeye açık şekilde kodlanmış olması gibi sebeplerle imhalar başladı, bazen kim tarafından başlatıldığı belli olmayan imhalar. Zaman zaman ülkeler birbirini de bombaladı, asker-sivil demeden ölümler oluyordu ve artık 3009'a gelindiğinde savaş bitmiş, insanlık ise yok olmanın eşiğine gelmişti.

Savaş bittiğinde tüm dünyada hepi topu 102 bin insan kalmıştı. En çok insan Avrupa kıtasındaydı ve diğer kıtalarda bulunan 30 bin kadar insana çağrı yapıldı. Herkesin Orta Avrupa'ya yerleşerek yeni dünyanın oluşumuna katkıda bulunması istendi. Bu deklarasyona icabet edenler oldu, ama vatan bellediği yerinde kalarak orayı düzeltmeye çalışacağını söyleyenler veya hiçbir şeyden umudu kalmayıp ölümü bekleyenler de oldu ve onlar gelmedi. Şuan size çok çok eski zamanlarda -sizin zamanlarda- Avusturya diye tabir edilen yerden yazıyorum. 12 yılda sadece Avrupa'daki nüfus 170 bini buldu. Hızlı bir kalkınma hamlesi bunda etkili oldu.

Önce bir komisyon kuruldu ve ülke yönetimini sağlayan bu komisyonca eldekilerin tespiti yapıldı. Ortak bir deklarasyonla silahsızlaşma hareketi başladı. Asla ama asla dünyanın hiçbir yerinde silah ve benzeri malzemelerin üretimi yapılamayacak, yapanlar ise ağır şekilde cezalandırılacaktı. Halen kurulu bulunan ordular lağvedilecek ve tüm dünya tek devlet kabul edilecekti. Hiçistan. Şuan her ne kadar sadece Avrupa'yla kaldıysak da... Diğer yerlerle pek irtibatımız yok da.

İnsanlar 12 yılda her şeyi unutmuş gibiydiler. Eh, ne de olsa kalkınma planıyla herkes emeğinin karşılığını alıyordu. Üretilen her şey eşit paylaştırılıyordu. Şark kurnazlığı gibi bir ahlaksızlığa kimse bulaşmamıştı. İsmimiz Hiçistan'dı ama hiç de "hiç" değildik. Kara mizahı seven bir komisyonumuz var.

-DEVAMI GELECEK...-

12 Eylül 2018 Çarşamba

Doğ, oku -artık okuma-, büyü, flört et -artık etme- , evlen, çocuk yap.
Bu döngüde çalış, para kazan. Daha çok çalış, daha çok para kazan. Kazandığın parayla tatil yap, tatilde yediğin parayı toplamak için tekrar çalış.

Çocuk ya da çocuklarına ev bırakmaya uğraş. 18'ine basar basmaz -büyük bir marifetmişçesine- altına arabasını çek. Oh, mis!

Bunu sen yapıyormuşsun gibi söyledim ama insanların çoğu böyle değil mi okurum?

Çocuğun iyi bir eğitim almasına çabalamıyor.
Kültür-sanat alanınnda gelişimine çabalamıyor.
Sportif olarak ilgisi var ama ona göre bu boş hayal. Gitsin memur olsun.
Hem ona ev almaya boşuna mı uğraştı bu kadar!?

İyi ev değil, iyi insan...
İyi insan için iyi ortam...
Bırak, o zaten kendi evini alır.

11 Eylül 2018 Salı

Klişeli başlangıç...
Gün geçmiyor ki ülkemizde bi' ilginçlik, bir saçma vaziyet daha yaşanmasın.
Komedisine mi gülelim, trajedisine mi ağlayalım karar veremedik. (Ben karar veremedim yani. Kendimden çoğul bahsetmekten haz duyarım.)
Uyku tutmaz diye saçmalamıştım ama bu kadar saçmalamanın yanında benimkinin "melek" kaldığını gördüm. 

Neymiş efendim, klibinde dolar varmış, FETÖ'cü... Bildiniz, küçük herif ya da herife...
Mabel LGBT imamıydı zaten, tüm gerçek ortaya çıktı şimdi.

Büyük haber siteleri de "Ünlü Şarkıcı Mabel Matiz'e Büyük Şok" başlıkları geçmişler. 
Şu iddiayı ciddiye alıp dava açmak da ayrı bi' ciddiyetin(!) eseri sanırım. 

Neyse, onlar yaptı, bense yazdım bu saçmalığı. 
İçimdekiler elbette bu kadar değil ama malum özgür bir ülkeyiz, o nedenle hepsini yazmıyorum.
Kıl bile nem kaptırır, mazallah!

8 Eylül 2018 Cumartesi

Uyku tutmaz, uyku tutmaz işte...
Saçmalarım, beynim yanar, uyku tutmaz.

Karaların aklımdan geçenleri, aklım düşer.
Depremler oluşur yüreğimde, parçalanır bedenim.
Uyku tutmaz, lanet uyku tutmaz.

Hele bir de yağmur yağmışsa o gece.
Arap kızını ararken camdaki Arap kızı olurum birden.
Yine tutmaz uyku. Tutmaz.

Adalet isterim uykudan. "Ulan" çekerim en hafifinden.
O sıralarda kaçarsa "pislik" zaten sabahlarım.

Düşüncelere dalarım. 
Boktan bi' sözü hatırlarım.
"Düşün, düşün. Boktur işin..."

Uykum kalmaz.
Mecalim kalmaz.
Uyku, tutmaz!
_talay talayhan saçmaladı.

3 Eylül 2018 Pazartesi

---DİKKAT! SPOILER İÇERİR...---
Chuck Palahniuk ne isim ama...
Bu adam size bir yerlerden tanıdık geliyorsa bunun nedeni Fight Club'tır.
Filmi ne kadar çok beğenilse de o kendi halinde, yalın bir sanat eseri niteliğinde yazılmış olan o kitap -veya kitaplar- filmlere konu oldukları zaman biricikliğini yitiriyor ve artık sadece satılmış bir esere dönüyor.
Ama üzülmeye gerek yok çünkü bu kitap -yani Ölüm Pornosu- kesinlikle bir filme konu olamaz.
Çünkü bunun sinema filminin, bu anlamda özgürce yayınlanmasına izin verebilecek bir RTÜK hiçbir ülkede yok. 

Kitap kısaca tüm çıplaklığıyla ortada ...

Bir aşk hikayesi, bir anne özlemi, tutkunun dorukları...
Bu kitapta aradığınız her şey var.

Ya bugün dünya rekoru kırılacak ya da dünyaca ünlü porno yıldızı Cassie Wright vajinal kanamadan ölecek.

Bir çekim stüdyosu ve ünlü porno yıldızı Cassie Wright ve viagralar ile kendilerini motive etmeye çalışan "1'den 600'e kadar" danalar gibi numaralandırılmış adamlar... Ve bu adamların bazıları
obsesif kompulsif bozukluğu ile kendisine hayran olan adamlar...

Bu adamlar o kadar takıntılı bir hayranlık ile aşıklar ki Cassie'ye, ailelerinden gizli bir şekilde  çekmecelerinde, yataklarının altında, sokabilecekleri her yere Cassie'nin şişme bebekleri vs. mevcut...
Sanmayın ki sadece Cassie'ye hayranlar 
Orada rekor denemesi için bulunan 600 adamdan birisi de ünlü bir porno yıldızı ve bu adama karşı da hayran olan ve hayran olmakla kalmayıp yapma penisini saklayanlar da oldukça mevcut.

Cassie Wright'ın tek amacı rekoru kırmak ve bu işten kazanacağı yüksek miktar ile zamanında evlatlık olarak verdiği, film çekimleri sırasında bir kaza eseri olan çocuğunu hayatı boyunca zengin bir şekilde yaşatmak.

Cassie'nin haberi olmadan o an o sette 72 numaralı bir adam Cassie'nin kendisinin annesi olduğunu iddia ediyor ve kendisine sürekli şu sözleri söylüyor.
"Anne seni bu hayattan çekip alacağım."
72 numaralı adam Cassie Wright'ın annesi olduğunu 600 numaralı adam olan ünlü porno yıldızına da söylüyor ve şu tepkiyi alıyor.
"Annen bile olsa sana sıra geldiğinde anneni becermelisin çünkü hayatı buna bağlı bu rekoru berbat edemezsin." 
Şimdi 72 numaralı adam ne yapacağını kara kara düşünmek zorunda.
137 numara ise Cassie Wright'a olan sapkın olarak aşık.
600 numaralı ünlü porno yıldızı ise zaten Cassie ile eskiden çok film çevirmiş ve hayatı boyunca Cassie Wright'ın aşkı ile yanıp tutuşmuş.

Bana kalırsa daha fazla ben anlatmayayım.
Sizler okuyun yoksa kitabı burdan okuyacaksınız.
Emin olun bu anlattıklarım sadece önizleme...
Daha fazlası Ölüm Pornosu'nda. iyi okumalar!

[TALAY'IN NOTU:Bu yazı Grotesk'ten Filozof Van Gogh tarafından talayhan.net için yazılmıştır.]

31 Ağustos 2018 Cuma

Birey yani fert.
Sözlük anlamı kabaca 'kendine özgü nitelikleri olan varlık'.
Kendine özgü niteliklere sahip olması demek başkalarından farklı olması demek.
Özel olması demek.

Zaten her birey başka birisine göre "özel"dir ve aynı zamanda özgürdür.
Birey kavramı özgürlükle birebir ilintilidir.
Bi' yerde bireyden söz ediyorsak orada özgürlük var demektir.
Bu iki kavramdan birini çektiğiniz an diğeri ölür.

Özgürlük yoksa birey de olmaz.
Yani kimsenin kendine özgü nitelikleri olmaz.
Tektipleşmenin yaşandığı yerlerde özgürlük yoktur mesela...
Herkesin aynı şeyi düşündüğü, aynı şekilde yaşadığı yerlerde özgürlük yoktur.

Genelin yaşam tarzını...
Genelin nasıl giyineceğini...
Genelin ne içeceğini, ne yiyeceğini...
Genelin kaç çocuk yapacağını...
Genelin -istemediği halde- çocuklarının hangi okula gideceğini...
...
bir zümrenin ya da kişinin belirlediği yerlerde özgürlük yoktur.

[İstemediği hâlde mecburen gönderiyor yani. Oraya gitmesini istemiyor ama yalnızca... Göndermemek adına da herhangi karşı çıkış içinde değil.]

O hâlde önce birey olduğunu hissetmeli.
Birey olduğunu hissettikten sonra dayanılmaz olarak "özgürlük" yaşama sirayet edecektir.
İşte o zaman özgürlük düşmanları kaçacak delik ararlar.

Kır zincirlerini, hür ol.


_talay talayhan yazdı.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Her insan kendi kendinin katilidir. Yalnızca seviyesi vardır bu durumun. Kimisi çok öldürmüştür kendini, kimisi az. Ama öldürmedim diyen yalan söyler.

Kimi zaman "iş" için öldürür kendini. Kimi zaman "aşk". Kimi zamansa "aş"...

Ekseriyette para için öldürür aslında. Para mutluluğu satın alır der hep. Parayı bulduğundaysa zamanını öldürdüğünü anlar çoktan...

Ya da tüm bunlar bir kenara "kodaman" takımın evlâtları mevcuttur bi' de. Onlar baba parasını harcamakla meşguldür. Tamam para için zaman öldürmez ama parayla zaman öldürdüğü bir gerçektir. Zamanla birlikte de sağlığını da öldürenleri çoktur.

Bu "katil" ise insanın iç mekanizmasıdır. Başa çıkmak zordur. Hiçbir zaman yüzde yüz başa çıkılamaz. En azından yüksek çaba sarfedenlerde kendinde bir şeyleri öldürme oranı çok az olur. Bu nedenle katile yenik düşmektense onu minimize etmeyi öğrenmelidir insan...

Belki yokedeceği günler de yakındır. Kim bilir...

_talay talayhan yazdı.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Feridun Bey Hasan oğlu
Doğum yeri Kastamonu
Kendisi emekli memurdu
Hep yoksulluk görmüştü
Darbe üstüne darbe
Hayat boyu hep koştu

Hep aynı partiye oy vermişti senelerce
Ama elleri hala sağlamdı
Bir de çok şaşardı 
Japonlar nasıl başardı bu işi, ekonomi
Bizde harakiri

Amerikan sigarası dış mihrak tezgahları 
Japon malı TV'sinde batmış Türk sineması
Senin Kabe'n neresiydi
New York mu Moskova mı 
Değişiyordu dengeler gizli saklı bilgiler 

Yürüseydik girerdik biz Atina'ya
Öyle diyor kahvede Feridun Amca
Öyle babanın böyle oğlu
İçinde liberal ruhu
Küçük torun seviyordu 
Şu malum popçuyu

Değişiyordu dengeler mikroçipte bilgiler
Nasıl olacak bu işler Feridun Bey
Sağdan esen rüzgarlar gözaltında hep yaşlar
Bizi kimler anlasın, bizi kimler anlasın?

Feridun amca her şey çok saçma
Yaşam geliyordu üstüme hiç yer yoktu kaçmaya


Çok şey anlatıyor aslında kesmeşeker'in bu şarkısı... Sanki birçok şey değişmemiş gibi. Her an güncelliğini koruyormuşçasına. "Şarkının çıkmasından tam 20 yıl geçmiş olmasına karşın her şey aynı mı kalır" sorusunu sorduruyor.

Özellikle nakarat son günlere atıf yapıyor. Tekrar tekrar dinlemeli ve kafaya kazımalı!

Amerikan sigarası dış mihrak tezgahları 
Japon malı TV'sinde batmış Türk sineması
Senin Kabe'n neresiydi
New York mu Moskova mı 
Değişiyordu dengeler gizli saklı bilgiler 

22 Ağustos 2018 Çarşamba

İlginç dönem. Karanlık günler. Umudunu zaman zaman yitiren ama yitirdiği zamanlarda bile bunu hissettirmemeye çalışan insanlık...
Bu insanlığın dik durduğuysa meçhul.

 Kimi sadece kafa boşaltmak için sabah akşam eğlence peşinde.Belki 3 kuruş parası ya var ya yok cebinde. Ama o bunu bile harcamanın derdinde...

 O bazı şeyleri farketse dahi onları görmeden yaşamını sürdürmenin peşinde.

Yani bakmayın siz. Yeni nesil ya da bu çağda yaşamını devam ettiren insanların geneli gerçekleri görmüyor sanılıyor.Oysa bal gibi de görüyor da söyleyemiyor.
O zorbanın da farkında, zorbalığın da, asıl mağdurun da... Ama konuşsa diline ne olacağını da biliyor işte. Susuşu ondan...

 İşte bu düşüncelere sahip ben bu blogu kurdum. Bundan sonra talayhan'da Talay'dan "ilginçlikler" okuyacaksın. Tabii istersen ..

Bu arada taa en baştan söyleyeyim; çok ikileme düşerim. Ayrıca sorgulamak eylemini severim.

 Her neyse... İlk yazı için çok uzun olmasın. Umarım hoşgeldim, sen zaten hoşgeldin. Takipte kal.

 _talay talayhan yazdı.