4 Ekim 2018 Perşembe

Ne gördün ki?

Ne diyordu Bahçeli? "Necmet Erdimah ee şey.. Nereye baksan Recep Tayyip Erdoğan, bu tarafa baksan RTE... Televizyonu açsan sabahın altı otuzundan ertesi gün altı otuza kadar RTE..."


İşte tam da yukarıdakine benzer ama zıt şekilde nereye baksam hüzün ve hüzünlü insanlar görüyorum.

Buradan şu narayı da atabilirim.
"Evet, hüznünü anladım. Asla yalnız değilsin, ben seninleyim."

Değil işte abi. Değil.

 O kadar boş muhabbetlere hüzünleniliyor ki artık. Sapla saman bile karıştı. Gerçek hüzünleri kavrayamıyoruz işte bu yüzden. Herkesi de kendimizin sahte hüznünden yola çıkarak yalancı çoban hikayesindeki gibi görüyoruz.

Dinliyormuş gibi yapıyoruz yalnızca. Zira boşa hüzünlendiğini söylemektense kişiye "yalana ortak" olma durumu gibi sahte bir kabulleniş var. Hem hüznünü kaale almıyoruz özünde -gerçekten hüzünlü bile olsa- hem de bu hüzne ortakmışız gibi davranıyoruz.

Hayatının baharında kıçı kırık eski bir sevgili için günlerini, aylarını ve hatta belki de yıllarını harap ediyorsun. Ayrılık acısı, ayrılık acısı... O senin sevgine değdi mi ki hüznüne değsin? Ne diye sevgiyi hak etmeyen birine hüznü hak kılıyorsun? Hüzünleniyorsun, hüzünleniyorsun... Ama sonuç!? Yüzde doksan aynı. En azından "Hay arkadaş... Ne diye boşuna üzüldüm ki bunca zaman?" gibi bir cümleyle sonuçlanıyor.

O yüzden "Ağlama arkadaş, ağlama aşk için. Bugünler geri gelmez, gider gençliğin. Boşver, boşver arkadaş..."

Ha bi' de kişi başkasının hüznünü görmeyen kendininkini balta zannedermiş.Ya da bunun gibi bi' şey.
 Ama belki de keser sapı bile değil.

Siktir et yani.
Takma.

Bonus:
"Sen tek acıyı sivilce sanıyorsun.
Derken birkaçını daha tanıyorsun..."

-talay talayhan bildirdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder